Yaşam

Çağımızın hastalığı futbol!

Bu hastalık korona gibi herkesi evlerine tıkıp tek başına bırakmayan tam tersi statlara doluşturup tanımadığınız kimselerle gol anında sarmaş dolaş yapan hastalık. Allah derman vermesin…

Hastalık denmiş bir kez adına, 70’li yıllarda dolmuş şoförleri stada götürürken “hastaneye” diye bağırırlardı. Futbol hastalarının iyi olacağı yerler hastaneler, psikologlar değil statlardı. Endüstriyel futbol icat olmadan önce daha sıcak daha samimi olan futbol, içine paranın bu kadar çok girmediği zamanlarda ritüelleri olan bir eğlenceydi. Bilet almak için gişe kuyruklarında beklemek, tribünlerin rakip taraftarlarla yarı yarıya bölündüğü yıllarda yer kapmak için stat önünde sabahlamalar, maç öncesi stat etrafında kokan mis gibi “tükürük köftesi” yemek, maçtan önce meydanlarda toplanmak bunlardan birkaçıydı. Endüstriyel futbolun getirdiği kombine ve dijital bilet döneminden önce bu yer kapma ve sabahlamaların ayrı bir anlamı vardı. Kapasitesinin düşük olduğu yıllarda bile 40-45 bin kişiye ev sahipliği yapan statlarda bilet bulunamadığı zaman etrafta karaborsacılar dolaşırdı. Dijital bilet devreye girse de bu karaborsacılık kültürü maalesef değişmedi.

Bu statlardan en önemlisi, hangi takımı tutarsa tutsun anılarda yer eden stat 19 Mayıs 1947’de açılan eski ismiyle Mithatpaşa, sonraki ismi İnönü Stadı olan, günümüzde ise yıkılıp yeniden yapılan Vodafone Park stadı. Konum olarak dünyada sayılı statlar arasına giren Mithatpaşa Stadı boğazın kenarında, Dolmabahçe Sarayının dibinde olması Beşiktaş Köyiçi’nden Vişnezade’ye giden ağaçlı yoldan stada yürümekte taraftarlar için ayrı bir yeri vardır ve en eğlenceli yoldur. Maç günleri haricinde de bu tarihi yoldan yürümek insana ayrı bir keyif verir. E boğaz havası bir yandan, Dolmabahçe Sarayının tarihi yapısı bir yandan iki tarafı da ağaçlarla kaplı olan yolda yürümek tabi ki keyiflidir.

Kombine ve dijital bilet endüstriyel futbolun gerektirdiği ve getirdiği yenilik futbol kültürüne aykırı olduğunu düşünsekte şu pandemi günlerinde onu bile özledik. Meğer ne büyük nimetmiş maça gitmek. Maçta tezahürat edip içini döküp rahatlamak. Tribünde kurulan dostlukları, arkadaşlıkları sohbet etmeyi bile özledik. Sosyal, kültürel veya maddi durumu farklı bile olsa aynı amaç ve aynı taraftarlık duygusu etrafında birleşip birkaç kelam edebilmek büyük özgürlükmüş. Gol olduğunda hiç tanımadığın insanları kardeşinden yakın görüp sarılmak, mağlubiyette üzülen yanındakine omuz verip düştüğü karamsarlıktan kaldırmak benim diyen psikologdan, terapiden iyi gelir insana.

Televizyondan izlemekte ayrı bir keyif verse de onda da bir burukluk var şu günlerde. Küfürlü tezahürat veya taraftarın yol açtığı olaylarda ceza olarak verilen seyircisiz oynama bile pandemi günlerinde ödül oldu taraftara. Ne ilginç değil mi? Seyircisiz oynama cezasına karşı olduğumuz halde bile seyircisiz maça razı olur hale geldik. Hiç değilse evde kalmaya mecbur olduğumuz günlerde iki devreden oluşan müsabakalar şu karamsar ortamdaki ödül gibi oluyor taraftara.

Ödül –ceza, hastalık-derman dedik,  Allah dermanını vermesin diye futbol hastalığı için söyledik koronanın dermanını beklediğimiz bu günlerde. Cezanın ödül olduğu zamanlardayız, başlıkta dediğimiz “çağımızın hastalığı futbol” günümüzün hastalığı koronayı yendiğimizde tekrar statları doldurmak daha büyük ödül olacak biz taraftarlara. Tezahüratın sonu gibi bitirelim yazıyı.

İN-ŞAL-LAH

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu