Yaşam

Hastasıyım, dedeeee

”Bağışıklığım çok düşük” cümlesinin bir çoğunuzun ağzından sıklıkla çıktığını duyuyorum. Kendiniz veya aile fertlerinden birisi nezle olsa kabahati düşük bağışıklık sistemine yani türkçe söylenişiyle ”Nötrofillere” atıyorsunuz. Halbuki yaşadıklarınız, atıfta bulunduğunuz bağışıklık sistemi hücrelerine büyük haksızlık olabilir. Çünkü kemik iliğimizde üreyen”nötrofil ”dediğimiz kahramanlar işini gerçekten yapmıyor olsaydı şu an en kötü hastalığı bile hayal edemeyecek durumda pasifize olurdunuz.

İnsanda 2000 den aşağı olması kademeli olarak sorun teşkil eden bu nötrofiller eksikliğini ilk etapta ağız yaraları ve eklem ağrılarıyla gösterir. Kan tablonuzda Wbc olarak gösterilen beyaz kan hücreleri yani vücut savunmasının baş aktörleri olan lökositler sürekli düşüktür. Kansızlık da bu tablonun başat kahramanlarından biridir. Şansınız varsa ki yok sadece immün sistem yetmezliği ile başetmeye uğraşırsınız ama immünite denilen olay sadece kemik iliğini değil, tüm vücudu temsil ettiği için muhtemelen öncelikli rahatsızlığınız sık sık geçirilen ”kulak, burun, boğaz” enfeksiyonları olacaktır. Yüksek ateşle seyretmeyen bu enfeksiyonlar neredeyse hiçbir belirti vermeden bir anda baş bölgenizi ele geçirirler. Ardından da hızlı bir şekilde akciğerlere inerler. Bir iki kuru ”öhö öhö” nün ardından doktorunuz zatürreye çeviren enfeksiyonunuzu yani Crp değerinizi normal sınırlara çekmek için yoğun antibiyotik tedavilerine başlar. En az 10 gün süren tedavi sonrasında damar yolu bulmakta zorlanan hemşirelerin geride bıraktıkları delik deşik ve mosmor olmuş kollar ve bacaklar için ”alkollü pamuk, bulamazsan kolonyalı pamukta olur” telkiniyle yeni maceralara doğru yelken açarsınız.

Bu arada tüm hastahane çalışanları zamanla kankiniz olur. Sizinle birlikte ilk iş gününü yaşayan hastahane çalışanının emeklilik pastasını yemeniz bile olasıdır.

Güzel olan hiç mi bir şey yok diye aklımdan geçmiyor değil. Var tabi. Hem de öyle güzellikler var ki bu immünite içinde!

Bir kere beyinde bulunan mantık merkezini uyarır; Dünyaya ve içindekilere tahammül sınırlarımız genişlesin diye,

Sonra kalp gözümüzü açar; biz ve bizim gibi türlü dertlerine şifa arayanlarla bir araya gelerek katıksız, art niyetsiz, iyilikte yarışan, saf arkadaşlıklar kurabilelim diye,

Ha bir de acı eşiğini yükseltir; hiç bir şey beni bunun kadar üzemez deyip hayat karşısında yine yeniden iki ayağın üzerinde dimdik durabilesin diye,

En güzeli de ne biliyor musunuz? Dünyadan hiç kimsenin alamayacağı kadar haz duymamıza yol açar;

Hayatın bir imtihan olduğu idrakine vardırıp, yarın için kaygılanarak üzüntü duyacağımıza, en değerlimiz olan an’ın tadını doya doya çıkartabilelim diye…

Daha ne olsun? Amaç hayatı anlamlandırıp tadını çıkartmak değil mi? Hiç bir şeyin yoksa HİÇ BİR ŞEYİN YOKTUR! Farkındalık ancak şükretmeye değer sebeplerin olduğunda gelişir, diğer türlü körü körüne yaşar gidersin.

Bir arkadaşım ” bunca sıkıntına rağmen nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsun?” diye sorduğunda O’na başıma gelen ne varsa Rabbim’den biliyorum ve içinde çıkartmam gereken bir ders olduğuna inanıyorum demiştim. Senin mutlu olman için hiç bir nedenin yok mu diye sorduğumda bana: ”Benim hiç derdim yok ki!”demişti. Depresyon tedavisi gören bu mükemmel arkadaşımın hala daha olmayan dertlerinin tedavisi için uğraştığını hayretle izliyorum.

İmmün Hoca , bizim hayat okulundaki koçumuz olur. O’nun sayesinde yaşamak daha güzel ve anlamlı..

Seni seviyoruz,

Her nerede yaşanıyor veya yaşatılıyorsan..

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu