PANDEMİ BİT(ME)SİN!!

Yıllar var ki hep daha iyi olmanın hayaliyle tırmalıyorum hayatı, çember içinde dönen bir hamsterdan farksız olduğumu idrak edemeden. Daha iyi bir hayat yaşamak, ailemi kimseye muhtaç etmemek adına üzerine pisliğinizi bile atmayacağınız çapsızlıkta insanlara eyvallah diyorum. Diyorum ama diğer taraftan bu baş eğişimin ekmeğime olduğunu düşünerek de avutuyorum kendimi. Bu zafiyet daha ne kadar sürecek bilmiyorum. Tek bildiğim yaşantımın, makus talihime bağlı olmadığı. Biraz çaba ve yeni bir düşünce yöntemiyle önce kendi sonra çevremdeki insanların hayatlarını değiştirebilirim diye düşünüyorum. Nasıl mı?
Sorgulayarak! Yanlışa yanlış diyerek! Boş vermeyerek! Yaşım kemale ermemiş olsa da yaşadıklarım ve başkalarının hayatlarında şahit olduklarım, daha fazla geç olmadan, çocukluğumdan beri inandığım ”karanlığa karşı bir mum da sen yak” mottomu tekrar provoke etti. Evet; bu saatten sonra çabalarım, benim hayatımda hatırı sayılır bir değişime yol açmayacaksa da geriden gelenlere kılavuz olur belki. Ölümsüzlüğün sırrı da insanların dimağlarına sözlerinle yerleşip, her telaffuzlarında hayat bulmak değil mi zaten?
Değişimin startını; çalışma gün ve saatlerimizde yapılması gereken iyileştirmeler adına vermeye karar verdim.
Beni bu minvalde düşünmeye sevk eden bir anne tanıdım dün…Gözünde ıslak bakışlar olmasına rağmen zoraki gülümsemeye çalışıyordu. İş sözleşmelerini revize etmiş, imzalarını topluyorduk. İmzasını atarken, yıllardır, karın tokluğu için çalıştığını, geçip giden yılların O’ndan evlatlarının çocukluğunu çaldığını, iki sene önce de yirmi dört yaşındaki tek oğlunu bir gece ansızın beyin kanaması neticesinde kaybettiğini anlattı.. O an gözlerinde gördüğüm acı, pişmanlık ve çaresizliğin beni yüksek gerilim hattına kapılmışçasına sarstığını hissettim. O kadar yalın ve naifti ki.. Bir anda içimde yıkıcı bir sel gibi yükselen duygularım göz pınarlarımdan müdahale edemediğim bir şekilde süzülmeye başladı. Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemedim. Sadece sessizce dinlemek ve içini dökerek rahatlamasına yardımcı olmak istedim.. ”Çocuğumun ne çocukluğuna ne de delikanlılığına doyabildim, hep birilerine bırakıp işe gitmek zorundaydım, anasına hasret gitti evladım” dedi. Çaresizliğin ve evlat acısının ağırlığıyla çökmüş bakışlarıyla ”şimdi hiç bir şeyin anlamı yok, içimdeki hayat ışığı söndü, geri kalan iki kızım için zoraki nefes alıp veriyorum” dedi.
İşte bunları duyduğum anda artık bir şeylere müdahil olmam gerektiğini, çalışma hayatlarımızın aile hayatlarımızı bitirdiğini, aslında her birimizin benzer kayıplar yaşamaya aday olduğumuzu düşündüm..
Yaşamak için mi çalışıyorduk yoksa çalışmak için mi yaşıyorduk?
Pandemi süreci bir çok şeyi sorgulayabilmemiz için de bir vesile oldu bence. Bakın; idari izinler, kronik hastalara tanınan toleranslar, iş yükündeki hafiflemeler, çalışma saatlerindeki esneklikler, kalabalık toplu taşımalardaki düzenlemeler, uzaktan eğiten üniversiteleri ikinci sınıf gören örgün eğitimlilerin, yaygın eğitimi deneyimlemeleri, yurt ücretlerinin ödenmeyecek olmasıyla bütçelere olan katkılar vs…
En önemlisi de kriz başladığından beri ailemizle çok daha fazla vakit geçirebilme imkanı bulduk. Bir çoğumuz on dört gün karantina sürecinde iyice dinlendi mesela.
Demek ki mecbur kalınca her şey mümkün oluyormuş. Belki bana kızacaksınız ama eski hızlı, gürültülü, kayıp zamanlara geri dönmemek adına neredeyse pandeminin bitmesini istemiyorum.
Çalışma hayatlarımızda gözlerimize takılan at gözlüklerini çıkartıp, yeni insancıl düzenlemelerle hayatlarımızı devam ettirelim istiyorum. Keşke demeden önce, ”yapacak bir şey yok” öğrenilmiş çaresizliğini lügatlarımızdan çıkararak bir çare bulmamız gerekiyor. Çok zor değil, sadece karanlığa küfretmekten vazgeçip bir mum da biz yakalım. Bakın o zaman etraf nasıl da aydınlanıyor..
Umutla….




