TÖVBESİ VAR MI?

Sigaradan çıkan duman bulutu gibi düşüncelerim; elle tutulamaz, hapsedilemez ama özgür de değiller… Dağınık, sisli ve puslular bu sıralar… Kimi zaman kulaklarımdan; sinir harbiyle, kimi zaman yüreğimden; kor ateşin közüyle yükseliyorlar semaya…
Kızgınlık ve rahatlığın zıt kutuplarında gidip gelirken hayatım, hızla geçen zamanın hızına yetişemeyen yorgun ayaklarımın sızısı vuruyor yüreğime… Düşünüyorum; daha az keşkeler için feda edilecek o kadar çok iyikiler var ki aslında, bu zaman treninde kondüktöre verilecek… Konforlu bir hayat için göze alınan konforsuz hayatların, topyekün bir hezeyanla biteceğini bile bile yine de, üç kuruş maaşla geçinemeyeceğini bildiği halde emeklilik hayalleri kuran sigortalılar gibi hissediyorum:)
Bitik ama nafile bir umudun beklentisi içinde…
Zamanla da savaşım hiç bitmeyecek gibi… O koştukça ben yavaşlayacağım mecburen, yaş alacağım… Beklemesini istesem, bu seferde yavaşlığından ve geleceğin bir türlü gelmediğinden şikayet edeceğim.
İnsanoğlu işte… Sen gibi, ben gibi… Yarım kalmışlıklarıyla yamaladığı düzenlerin düzensizliğine rağmen, sırf karşı koymaya gücü olmadığından! “Bakın gücü diyorum, cesareti değil” bilinçli bir kabullenişle sindireceğim olanları… Artık her şey olağan, her şey sıradan…
Bir çocuk kayboluyor mesela… Önce evinin önünden… Sonra; akıllardan, duygulardan, vicdanlardan… Onunla beraber yavaş yavaş uzaklaşıyor insanlığım hem de bir hoşça kal bile diyemeden kayboluyor…
Çay- çekirdek eşliğinde izliyorum vahşetleri, artık öyle olağan, öyle sıradanlar ki…
Peki neden hala rahatsızlık duymaya devam ediyorum?
Bir çocuk kayboluyor evinin önünden…
Masum bir hayvana eziyet ediliyor sonra, yakılıyor… Çuvala koyup denize atıyorlar…
Ormanları yakıyorlar fütursuzca! Tüm dünyanın ciğerlerine doluyor duman…Üç tarafı denizlerle çevrili memleketimde, her yaz tekerrür ediyor tarih ve her defasında söndüremememize rağmen…
Bir doktor dövülüyor, bir kadın öldürülüyor ana haber bültenlerinde…
Yıllarca dirsek çürütüyor aday ama “hamili kart yakini” olan kazanıyor sınavı…
Asgari ücreti, açlık sınırı altında kalan bir ülkede neredeyse ekmek bile lüks sayılıyor, oysa ki nefes almak, barınmak, emniyette olmak gibi en temel ihtiyaçlara bile ulaşamazken…
Bu belalı yaşantıyı hak etmek için nerede hata yaptım anlamaya çalışıyorum…
Hatamı düzeltmek için ne yapabilirim?
Her gün bir mum yaksam bu kör cehaleti aydınlatıp, aklın sınırlarını zorlayan tüm bu gidişatı düzeltebilir miyim?
Ya da tövbe etsem…
Ruhum, şahidi olduğum tüm bu günahların karasından arınacak mı? Soruyorum…
Tövbesi var mı???