Işıl ışıl parıldayan güneşli bir günde; o sonsuz, bulutsuz gökyüzünün altında, denizin hafif hafif kıyıya çarpıp geri giden dalgaları, gözlerimi güneşten açamadığım mis gibi bir bahar gününü ve hanımeli kokusunu duyumsattı… Sahillerinde el ele gezen sevgililer, arada bir mısır kazanının kenarına elindeki maşayı hızlıca çarpan ve “süütt mısııır” diyerek satış yapan esmer delikanlı, kağıt helvacı ve çekirdek arabasıyla ağır ağır ilerleyen ton ton amca… Bankların tepesinde gençler, kiminin elinde enstrümanı, çalgısıyla, çengisiyle gülen, oynayan, eğlenen insanlar…
Üç tekerlekli bisikletiyle belki de henüz üç yaşlarında olan tatlı kız ve hemen arkasında onu kovalayan beş yaşlarındaki çakır delikanlı ağabeyisi… Herkes mutlu, herkes huzurlu-ydu, dün….
Bugün ise deniz de salya, gökyüzü kap kara, insanlar maskeli, bahar ise artık sadece isim olarak kalacak diye endişeleniyorum. Tıpkı “Mutlu” da olduğu gibi…
Doğayı ve çevreyi bu hale getirene kadar az uğraşmadık ama… Yedik attık! İçtik attık! Giydik attık! Elimizden geleni ardımıza koymadık, zannettik ki Doğa Ana da tıpkı anamız gibi ne kabahat işlersek işleyelim bizi bağrına basar, sever, kollar. Ama öyle olmadı değil mi? Artık O da isyan etti! Yeter! Dedi, ben ölüyorum artık, nefes alamıyorum! Suyumu kirlettiniz! Havamı kirlettiniz! Doğamı kirlettiniz! Bana ne yaşamam için ne de yaşatabilmem için imkân bırakmadınız! Şimdi ise geri dönülmez bir yoldayız. Artık ölüyorum ve sen hala daha birbirimizle aramızda görünmez bir bağ olduğunu, yaşamının yaşamama bağlı olduğunu idrak edemiyorsun! Ben, sen olmadan da yaşarım ama sen bana muhtaçsın! Buna rağmen egondan ve kibrinden vazgeçmemekte diretiyorsun.
İki parça et yiyeceğim diye yak ormanları! Az masrafla çok para kazanmak için kurduğun fabrikalara yaptırma arıtmaları! En geniş evlerde oturasın diye bozdur tarlaları, diktir inşaatları! Oysa koskoca Aşık Veysel “iki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece” derken hayatın, ”benim sadık yârim kara topraktır” diyerek de yaşam tarzının anlamlarını kısaca özetlememiş miydi?
Şu bir gerçek ki kaybetmediğimiz sürece hiçbir şeyin kıymetini bilmiyoruz. Bu söz doğamız için de dostluklarımız için de geçerli… Sahil kenarındaki çay bahçesinde dostlarla içilen kahvelere elveda… Çoluk çocuk Pazar rutinimiz olan çubuk çizgili pijamalı piknik etkinliklerimize, elveda… Adalar vapuruna ve simitçi martılara da! elveda demeden önce son ama son kez bir “acil eylem planı” yapalım ve kararlılıkla uygulayalım. Bu Dünya bizim ve buradan başka gidecek yerimiz de yok!
( Çok şükür ki yok! Allah muhafaza imkân olsa oralarda da kendi cehennemimizi inşa etmek için var gücümüzle çalışırdık. Uzaya bile çöp gönderen bir zihniyetten başka ne beklenir ki?!)
Doğaya bir solucan kadar faydası olmayan,
İnsan olmuş ah ne gam,
Akşama kadar konuşsan,
Bol bol kesersin ahkâm…
Duayla….





