Yaşam

PABUCU YARIM KALANLAR

Rengarenk uçan balonlar yükseldi gökyüzüne…

Her birinin ipinde; şen kahkahalarıyla ortalıkta koşuşturan yaramaz, kızlı erkekli ,küçük birer çocuğun elleri vardı … Onlar cennete; saklambaç oynamaya giderlerken; geride kalan yetişkinler, kocaman çukurlar açtılar dağa, ormana…

Sonra; sıra sıra tahtalar dizdiler her bir çukurun başına, üzerine de numaralar yazdılar hani, çocuklar saklandıkları yerde kolayca bulunabilsinler diye… Kötü birer battaniyeye sarılmış bedenleri toprağa bırakırlarken, son bir kez daha, üşümesinler diye, sıkı sıkı pekiştirdiler sırtlarını buz tutmuş elleriyle…

Tüm bu kaosun içinde; hiç ağlamadılar, ağlayamadılar …

Çünkü gözyaşları; son üç yıldır iyice kurumuştu; şimdiki tarifsiz acının üzerine, bir damla yaş bile çıkamadı göz çukurlarına sinmiş yorgun gözlerinden… Gözler bu dayanılması güç acıyı anlamlandıramadı, ağlayamadı…

Ama yürek!

Yürek öyle bir dağlandı ki!

Her bir odacığından litrelerce kan boşaldı kurumuş göz yaşlarının yerine…

Yaşama sevinciyle dolu, geleceği için umutlanan, belki de içinden çıkamadığı birçok derdi olduğunu varsayan bir sürü can, altı Şubat sabahı, tüm hayallerinin ve umutlarının yasemin kokusunun yerine ceset kokusunu bıraktı…

On bir ilde…Türkiye’de…Sabaha karşı dört on yedi itibariyle durdu zaman…

Ayşe’nin haftaya düğünü vardı; Emre askerden yeni gelmişti… Sude, doktor olacaktı belki de, sınavlara şurada ne kadar zaman kalmıştı ki?

Ahmet Amca yeni yeni emekliliğin tadını çıkartmaya başlamıştı mesela…Eşinin vefatından uzun bir zaman sonra; O’nu hayata bağlayan bir şey de vardı artık…Kısa bir süre sonra torunu doğacaktı… Küçük Ahmet Can için dedesi ne yapsa azdı… Onlara üç oda bir salon, dört tarafından güneş gören, kocaman bir ev almıştı… Can Ahmed’inin kendi odası olmalıydı…

Kredi çekmişti emekli tazminatının üzerine, kim bilir, yarın öbür gün elden ayaktan düşünce, belki bir odasında da kendisi kalırdı, hasretliğiyle vuslatta buluşana kadar…

Ama olmadı… Minik Ahmet Can; damadı ve nice canlar…Yedi virgül şiddetinde sallandılar o gece, yaşanamamış tüm hikayeleriyle birlikte enkaz altında kaldılar… Gökyüzünden o kadar çok yıldız kaydı ki, cennete giden çocukların ellerindeki fenerler, sağa sola hareket ediyor, gelenlere yol gösteriyorlardı sanki…

Hayat; bir kez daha dersini verdi insan olana… İnsan olana diyorum çünkü insan olanla, insandan doğan olmak arasında kıldan ince, kılıçtan keskin bir çizgi var…

Binlerce hayatın üzerine karabasan gibi çöken evlerin enkazlarına bakıp; aynı şiddete maruz kalmış züccaciye dükkanında, sapasağlam kalan porselenleri gördükçe, işte insan olabilmenin mükemmelliyetini görebiliyorum.

Bir tek tabak kırılsaydı, binlerce kollar bacaklar yerine…

  • “Bu acı daha ne kadar sürecek?” dedi çocuk
  • “Korkma” dedi bilge, “geçecek”
  • “Ne zaman?” Dedi çocuk
  • “Ne zaman alışırsan, o zaman geçecek…”

Alışmamak ve unutmamak dileğiyle…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu