Yaşam

UMUT, İNANÇ VE KADER ÜZERİNE…

Yaşanan onca acıya rağmen hayat yine yeniden; kaldığı yerden, hiçbir şey olmamışçasına devam ediyor. Geçmişimize ait o güzel değerler teker teker terk ediyorlar bizleri çocukluğumuz ve hayallerimiz gibi…

Dört yapraklı yoncanın biri soldu geçenlerde, ardında birçok eser bırakarak, acısıyla tatlısıyla dünya üzerindeki sürgününü tamamladı ve ayrıldı aramızdan… Canlandırdığı karakterler o kadar bizdendi ki…

Beyaz camın arkasında kimi zaman sosyetik bir güzel olarak çıktı karşımıza, kimi zaman dünyalar güzeli bir köylü kızı… Her zaman sevilen ya da çok seven, haksızlığa tahammül edemeyen profiller çizdi… Dostlarından nâmı diğer “Kara Murat “ arkasından “Ah Fatma’m” diye hıçkıra hıçkıra ağlarken hissettim aslında Fatma’nın da ete kemiğe bürülü bir insan olduğunu. Gökte parıldayan bir yıldızdı benim için vefat haberiyle yıldızlardan biri kaymıştı sadece sessizce…

Oysa durum bundan ibaret değildi. Geçmişte bana, bize ait olan ne kadar ortak değer varsa onlar yitiyordu aslında sırayla… Repliklerini ezberlediğimiz, mimiklerini taklit ettiğimiz onca ortak payda, pay pay ayrılmaya, sonsuzluğa uçmaya başlamıştı.

Bir an içinde bulunduğumuz zamandan ve mekândan korktuğumu, kaybolan değerlerle aslında bizlerinde birer parçasının yittiğini hissettim. Bu duyguyu hissetmek ne kadar acı verici olsa da gerçekti ve bir gün her fani gibi ben de bu yitikler kervanına katılacaktım.

Ağrıyan kalbim ve dolan gözlerimin; sonsuzluğa yolculukta, veda ederken sallanmayan el ve kollarımın geride bırakacağı tek şeyin topluma faydalı bir eser olması gerektiğini düşündüm. Belki bir Tac Mahal de ben inşâ edemezdim ama bildiğim bir şey vardı ki sözler büyülüydü. Bir söz bir büyü yerine geçer ve ihtiyacı olanın kulağına ulaşıncaya kadar dünyayı gezerdi.

İnsana fayda veren her iş koca bir eserdi. Bu eserin inşâsında kullanabileceğim harç sevgi, muhabbet ve merhametten oluşuyordu. “Her zaman bir umut vardır” düsturuyla yola çıkarak önüme çıkan herkese bunu söyledim. Çünkü herkesin bir derdi vardı ve her derdin şifası inanmaktan geçiyordu.

Aç karnını doyuran insanoğlu, aç ruhunu doyurmayı bir türlü beceremedi ama. O yüzden de karnı tok, sırtı pek olmasına rağmen her zaman içindeki kurdu onu kemirdi. Bir saniye rahat bırakmadı.

Oysa ki aç ruhu doyurmak o kadar kolaydı ki… Sadece sorgusuz ve sınırsız inanıp güvenerek kaygılardan arınabilir, kötü olan ne varsa çok bilinmeyenli bir denklem olan  “kader”in varlığını benimseyerek ruhumuzu sakinleştirebilirdik.

Son zamanlarda haber bültenlerde ne çok intihar haberi duyuyoruz farkında mısınız? Özellikle gençlerimiz… Körpecik hayatlarından o kadar kolay vazgeçiyorlar ki…

Çünkü umutları yok, inanmıyorlar! İnanmanın ve güvenmenin dayanılmaz hafifliğini ruhlarında hissedemiyorlar. İnanmamaya olan inançları, imana olan iradeye ağır basıyor. Her türlü teknolojiye sahip, bilgi çağında sahih bilgiye ulaşmayı zul görüyorlar.

Kötülük her zaman iyiyi yenmek için elinden geleni yapacak. Ying ve Yang benzetmesinde olduğu gibi zıtlıklar varlığı ve bütünlüğü oluşturacak. Burada önemli olan biz bu terazinin hangi kefesinde yer alacağız?

Ying mi Yang mı?

Selametle…                                                                                                                ARZU AKPINAR

                                                                                                                                       3.2.2022

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu